Skip to main content

Baraka: Bir Garip Yok Oluş Hikayesi

| Onur Aydın
Baraka: Bir Garip Yok Oluş Hikayesi

Bir varmış bir yokmuş…

Temel olarak hayatta kalma—aslında var olma—güdüsü düzleminde sıralanan beslenme, barınma, üreme, giyinme ve hatta kültürel/sosyal aktiviteler listesinde insan türünün belli bir aşama kaydettiğini biliyoruz. Liste uzadıkça gururlanıyoruz; sanki her bir maddeyi işaretledikçe “insanlık tarihi” uygulamasında bir rozet daha açılıyor.

Barınma ihtiyacını karşılayan barakanın hikâyesi, önce yırtıcı hayvanlardan ve hava şartlarından kaçınmak isteyen insanın, mimari yaratıcılığını ve doğayı kullanma maharetini devreye sokmasıyla başlar. Sonraları insanlar, dönemsel estetik göstergeleri güncelleyip, malzemeyi de “trend”e uydurarak günümüz barakalarını inşa eder. Yani ihtiyaç sürer; vitrin değişir.

Sonra…

Sonrasından önce; öncesini biraz açalım.

Bölüm 1: Varmış.

İlk barakalar, doğanın sunduğu mağaralar ve ağaç kovuklarıydı; doğa, “ilk müteahhit” gibi cömert davrandı. Tarımla birlikte yerleşik ve toplumsal düzene geçilince, insanlar bulundukları coğrafyanın çamur, taş, çalı-çırpı gibi malzemelerinden tek odalı, oval formlu barınaklar kurdu. İlk başta kapı yoktu—zaten içeri girecek rüzgârın anahtara ihtiyacı olmadı. Kısa süre sonra “C” formlu barakalara geçildi; kapılar, pencereler, çatılar ve yeni malzemeler eklendi. İhtiyaç, yavaş yavaş mimariye dönüştü.

Barınmanın var olmayla kurduğu bağ yalnızca insana özgü değil. Bildiğimiz birçok canlı türü de aynı ilişkiyi kurup barakalar inşa etti, ediyor. Doğa tehlike sunar; fakat ironik biçimde çözümü de yine doğa verir. Biz de bu krediyi bol keseden kullandık.

Tarımın zorunlu kıldığı yapay barakalar, bir noktada varlığımızın teminatına dönüştü. Ektik, ticaret yaptık, depoladık; mevsimlere ve doğaya uyumlu bir süreç işledi—en azından başta-. Zamanla uzmanlık alanları gelişti, eller ustalaştı; barınma zevkli bir şeye dönüştü. İnsan, “sadece hayatta kalmak”tan “güzelce var olmak” aşamasına geçti. Ve elbette, kişisel barakaların yanına daha özenli, umumi tapınak barakaları eklendi; dini duygularla örülen yapılar dönemin estetik formlarına yön verdi. Böylece barınmak ile tarz sahibi olmak arasında bir bağ kuruldu. Başlangıcı yavaştı, sonrası malum: ışık hızında. Mülk kavramlarımız, ekollerimiz, “zıpçıktı katlarımız”, yeraltı ağlarımız, geceleri konanlarımız, camlar

Düştü yerlere…

Bölüm 2: Yokmuş.

Sonra sahneye, ekolojiyi yok sayarak bina edilen kentler ve yapılar çıktı: yok oluşun yalın hâli. Tam da burada perde arkasını hatırlatalım: insan hırsı, tüketim, kapitalist iktisat, homo economicus, medya, politikalar, yayılmacı devlet akılları, savaşlar, savaş ekonomileri, turizm, madenler ve daha neler neler…

Var eden baraka, nasıl oldu da bizi tüketen bir aygıta dönüştü? Cevap, bu kavramların sessiz ortaklığında saklı.

Sanayi Devrimi’nden beri geçen süre 250–300 yıl. İnsanlık tarihi için bir göz kırpması… Buna rağmen kentleşme ve seri üretim, binlerce yıllık Göbeklitepe, Çatalhöyük, Sümer ve Çayönü mirasının üstüne hızla beton döktü. Hızlı yaşadık, hızlı tükettik, hızlı unuttuk. 

Ve savaş her çağda vardı. Fakat insanlığın savaşları, diğer türlerinkine göre daha vahşi ve daha verimliydi. Verimlilik kelimesini özellikle kullanalım; çünkü bugün yıkım bile optimize ediliyor. Hobbes’un “insan insanın kurdudur” önermesini, çağımız rahatlığıyla şöyle güncelleyebiliriz: insan insanın yok oluşudur. Üstelik bu, sadece aforizma değil; kullanıcı sözleşmesinin küçük puntoları.

Baraka: Saflık, İroni ve Kullanım Dışı Bir Kılavuz

Baraka, bu yok oluşta güçlü bir imgedir: saflık içerir, hayatta kalma temellidir. Tam da bu yüzden ironidir; çünkü yokluğun tezatıdır. Bir yandan varoluşun ilk şartı, diğer yandan “ilerleme” dediğimiz şeyin yan etkileriyle kullanım dışı bırakılan bir kılavuzdur. Biz bu tezatı seçmedik, evet; ama seçim yapmadığımızı sanırken, başkalarının yaptığı seçimlere alkış tuttuk. Alkış, duvarı daha kalın yapmıyor; sadece yankıyı artırıyor.

Bir vardık, evet. Ama çoğunlukla bir yok olduk. Barınağın tarihi uzun, yok oluşun protokolü ise kısa ve hızlı: işte bütün hikâye.

 

Görsel: Servet Armani


Yazar

Onur Aydın

Paylaş