Skip to main content

Büyümenin Sessiz Macerası: Leonard ve Hevesli Paul

| Bilgesu Gündeş
Büyümenin Sessiz Macerası: Leonard ve Hevesli Paul

Yakınlık çoğu zaman büyük sözlerde değil, birlikte geçirilen sade anlarda filizlenir. Leonard ve Hevesli Paul, dostlukların ve aile bağlarının ezber bozan yönlerini gösterirken, bize gerçek ilişkinin temelinin yan yana susabilmek, birbirinin ritmine kulak verebilmek olduğunu hatırlatıyor.

Ardından Leonard ve Hevesli Paul ile maceramız başlıyor. Burada “macera” kelimesini aşırı ironik bir şekilde seçtiğimi belirtmem gerekir. Çünkü kitap aslında bunu açıkça söylemese de gösterdiği her şeyle bence bir büyüme hikâyesi. Zaten bu dünyada doğduğumuz andan itibaren, her an bir adım daha dönüşmeye ve yaşlanmaya teşne varlıklar oluşumuz başlı başına bir macera değil mi? Psikanalist Erik Erikson’un dediği gibi: “İnsanın hayatındaki her dönem bir eşikten geçiştir; kimliğin yeniden yapılanmasıdır.”

İnsan büyümesinden daha büyük bir macera var mı sizce? Kitabın tatlılığını aldığı yer tam da burası. Karakterlerin hayatlarının farklı evrelerinde yeni düzenlere nasıl geçtiklerini, geçemediklerini ya da geçmeyi (bilerek) tercih etmediklerini okuyoruz. Her biri bir eşikte. Bu yüzden sadece ergenlikten yetişkinliğe geçiş değil; hayatın her aşamasında birinin nasıl “büyüyebileceğini” göstermesiyle öne çıkıyor.

Örneğin, artık emekli olmak üzere olan, iki çocuk sahibi Helen ve Peter’in yeni düzenlerine alışma çabaları da bu tabloya dahil. Burada bana John Dewey’in şu sözü eşlik etti: “Eğitim, hayatın kendisidir; yalnızca hayata hazırlık değil.” Yani insanın büyüme hikâyesi, çocuklukla sınırlı değil, yaşam boyu sürüyor.

Peki Leonard ve Hevesli Paul’u neden sevdim? Başta klişe olacaklarını düşünmüştüm. Çünkü otuzlarında hâlâ aileleriyle yaşıyorlar; kutu oyunları dışında pek bir sosyallikleri yok. Ama önyargılarım hızla boşa çıktı. Romanın bütün kuvveti de buradan geliyor. “Annesiyle tatile giden erkek” imgesinin altında, aslında birbirleriyle yoldaş olmayı, arkadaşlığın keyfini paylaşmayı sevdiklerini görmek ezberimi bozdu. Belki de tam bu noktada Hannah Arendt’in şu düşüncesi romanın ruhunu yakalıyor: “Arkadaşlık, dünyayı birlikte paylaşmanın en saf biçimidir.”

Kitapta bunun gibi birçok kavramın—anne-oğul ilişkisi, baba-kız, aileyle zaman geçirmek—alışılagelmiş kalıplardan çok daha naif ve içsel bir şekilde ele alındığını görüyoruz. Başlangıçta içten içe “biraz ezikler mi?” diye düşündüm. Fakat ilerledikçe karakterlerin derinleştiğini, kendilerine has bilgelikleri dünyayla nasıl paylaştıklarını fark ettim. Çoğu zaman alışagelmiş iletişim kodlarını bilmemeleri, aslında koca bir zenginlik. Sürekli önde olmayı, parlamayı zorunluluk saymayan bu iki arkadaşın iş yaşamıyla kurdukları “farklı” bağ da epey düşündürücüydü.

Yazar Ronan Hession aynı zamanda bir blues müzisyeni. Bu yüzden özellikle Hevesli Paul karakteri üzerinden ses ve sessizlik üzerine düşündürüyor. Romanın ritmi çoğu yerde sessizlikle kuruluyor. Bu beni kalbimden vurdu. (Berlin’de insanları “sessizlikte oturalım” diye parklara davet edişim aklıma geldi.) Hevesli Paul, kıpırdamadan, ille bir şeyler düşünmeden, basitçe odayı dinleyerek sadece oturmak konusunda çok iyiydi. Zamanı asla umursamazdı. Zaman ne onu sürükler ne de onun avuçlarından kayardı. Zamanın içinde olduğunu daima hissederdi. Şimdi burada olduğunu, sadece hayatta olduğunu bilirdi. (s.131)

Ezcümle, bu romanı kimler sever?

  • Perfect Days filmini sevenler (oradaki sadelikten keyif alanlar)

  • Arkadaşlık, ilişkiler ve aile üzerine düşünmeyi sevenler

  • İç ısıtıcı, naif bir roman okumak isteyenler

  • Kitaptaki şarkı referanslarını takip etmeyi sevenler


Yazar

Bilgesu Gündeş

Paylaş