Skip to main content

Yürümek Şehri Okumaktır

| Derya Atsan
Yürümek Şehri Okumaktır

Yürümek, insana verilen en eski armağanlardan biridir. İki ayağı üzerinde durabilenler olarak ayaklarımızın ritmiyle açılan yol, sadece bedenimizi taşımaz, zihnimizi, ruhumuzu hatta talihimizi taşır. Zira biraz da yoldaki karşılaşmalardır bahtımızı şekillendiren.  Yürüyen zihnin yaratımı artar. “Yürürken düşüncelerim uyanır, zihnim aydınlanır. Yerimde oturduğumda hiçbir şey aklıma gelmez,” der “ Yalnız Gezerin Düşleri” kitabının sevgili yazarı Jean Jacques Rousseau.  Küçük adımlarımız düşüncelerimizin de ritmidir artık.  Yürümek, zamanı ve mekânı algılama ve deneyimleme biçimidir hem. Dünyayı anlamanın en basit ve en derin yollarından biridir. Bedenden ziyade ruhun istediğidir.  

Yürümenin biçimleri vardır; Günlük yürüyüş, tempolu yürüyüş, meditatif yürüyüş, gözlem yürüyüşü, düşünceli yürüyüş, protesto yürüyüşü, eğlence yürüyüşü, yaratıcı yürüyüş, geri geri yürüyüş ve niceleri… Hangi ihtiyaçla olursa olsun, evreni oluşturan atomların durmak bilmez devinimine uyum sağlamak kadar ona ayak diremeyi de ifade eder. Yürümek, evren denen bu mekânın sadece kullanımı değil, üretimi ve anlamlandırılmasıdır. Oruç Aruoba “Yürürken, insan kendisiyle birlikte dünyayı da taşır,” der. Doğrudur bu. Yürürken dünyayı ardımızda bırakamayız ama seçimlerimizde özgür olduğumuzu yeniden ve yeniden hatırlarız. Farkında olursak her adımımız tekdüzeliğe, safi ruha uygun olmayan kurallara karşı bir protesto, kuvvetli bir özgürlük ilanıdır.

Bir seyr-ü süluktur yürümek. Yürüyen kişi kendi içine iner. Bütün yolların vardığı menzil ise tektir; hakikat. Onu da içimizden başka nerede arayacağız zaten. Lakin böyle yürüyüşlerde yol, sessizlik ister. “Adımların sessizliği, kalbin derinliklerine açılan kapıdır,” der Şeyh Galip. “Sessiz yürü ki gönlün sesini duy,” der Hacı Bektaşi Veli. “ Adım adım gel, adım adım Hakk’a yaklaş.” der Mevlana.  Peygamberler yürüdüler; dervişler yürüdüler; âlimler, kâşifler, seyyahlar, meraklılar hep yürüdüler, hâlâ da yürüyorlar. Ne öğrendilerse yollarda öğrendiler yahut deneyimlediler. Kendileriyle ve yaratıcıyla olan bağlarını en baştan keşfettiler ve dahi pekiştirdiler.

Hikâyeler de yürümekle başlamaz mı zaten. Şehre yeni biri gelir yahut uzaklara biri gider. Gittiği şehirde bile isteye kaybolur belki daha çok yürümek için. Çünkü insan, hayretini diri tutmak ister. Ona çocukluğundan kalan yegâne cevherdir hayret. Dermanı dizinden, hevesi yüreğinden, canı bedeninden uçmadan hayatına bir macera daha eklemeyi diler âdemoğulları, havvakızları.  Ve hikâye aramak maceranın ta kendisidir. Sen hayret ve hareket ettikçe dünya bütün tuhaflığıyla ve coşkusuyla kendini sana açar; sen yürüdükçe hikâyeler öyküler kahramanlarıyla sana yürür.  Ve inan ki yolcu, hayatın kurgusu çok sağlamdır. Sonunda bulduğun şey ise,  kendini ve âlemi tazelenmiş gözlerle görmektir.

İlhan Berk ; “Ben yürümeyi bir yazı türü sayarım; ayakların yazdığı bir şiir gibi,” diyorsa ben de ayakların yazdığı öykü gibi derim, ne çıkar. Öykünün peşine düşmek merakı azık, şaşkınlığı yol haritası, keşfi pusula bilerek gidilen bir yolculuk fikri yahut fiilidir. Onu yakalamak için görmek yetmez, susmak, sezmek, ona gitmek, onunla gitmek, ardına düşmek yahut takip etmek gerekir. Öykünün peşine düşmek kendimizin peşine düşmektir.  O halde, düşelim peşimize!


Yazar

Derya Atsan

Paylaş