Oyun Oynamanın Unutulan Gücü

Çocukken saatlerce oynardım. Taşlarla, sopalarla, karton kutularla ya da yalnızca hayal gücümle… Oyun, hayatımın en doğal akışlarından biriydi. Fakat büyüdükçe “ciddiyet” adı altında oyun alanlarım daraldı. Çalışma hayatı, sorumluluklar ve koşuşturma arasında oyundan uzaklaştım.
Benim için oyunun anlamı, çocukluğumda babamın öğrettiği “kös oyunu” ile derinleşmişti. İnce dal parçalarıyla oynanan bu oyun, köyde fındık topladığımız günlerin en büyük eğlencesiydi. Karadeniz’in bol yağmurlu günlerinde bahçeye giremediğimizde biz, toplanamayan fındıkların yerine “oyun” toplardık. Kahkahalarımız evin içinde yankılanır, zaman kavramı yok olurdu. Bugün geriye dönüp baktığımda fark ediyorum ki “Kös”, yalnızca bir oyun değilmiş; sabrı, yaratıcılığı ve paylaşmayı öğrenmenin adıymış.
Oyun Benim İçin Neden Önemli?
Oyun oynarken zihnim açılıyor, çözüm bulmak kolaylaşıyor, yaratıcılığım canlanıyor. Piaget’nin “Oyun çocuğun en ciddi işidir” sözünü yıllar sonra okuduğumda içimden “evet, işte tam da buydu” dedim. Benim için de oyun hep en ciddi işlerden biriydi aslında. Bazen kahkahanın içimdeki yükleri nasıl hafiflettiğini görüyorum. Stuart Brown’un “Oyun beynin gücünü besler, yaratıcılığı ateşler ve empatiyi geliştirir” sözünü düşündüğümde kendi deneyimimle birebir örtüştüğünü fark ediyorum. Oyun bana şifa oldu, bana esneklik kattı.
Nietzsche’nin “İnsanın olgunluk çağına ulaştığının kanıtı, yeniden çocuk gibi oynamaya başlamasıdır” sözü ise içimdeki çocuğun neden hâlâ bana yol gösterdiğini anlatıyor. Ben oyun oynarken aslında kendime hata yapma, yeniden deneme, kahkaha atma ve deneyerek öğrenme izni veriyorum. Ve biliyorum ki oyun yalnızca bireysel değil, toplumsal bir bağ da kuruyor. Vygotsky’nin oyunu “toplumsal rollerin provası” olarak görmesi bana hep şunu hatırlatıyor: Oyun oynarken aslında başkalarıyla bağ kuruyor, güveniyor, yan yana durmayı öğreniyorum.
Platon’un şu sözü de benim deneyimime ışık tutuyor: “Bir insanı bir saatlik oyununda, bir yıllık sohbetten daha iyi tanıyabilirsiniz.” Ben de kendi hayatımda en derin dostlukları oyun oynarken kurmadım mı zaten?
Modern Hayatta Oyunu Nasıl Geri Çağırıyorum?
Bazen çok sıkıştığımda bir şaka yapıyorum, bazen tek başıma dans ediyorum. Çocuğumla yere oturup hayali dünyalar kurarken zaman yine kayboluyor. Shaw’un dediği gibi: “Oynamayı bıraktığımız için yaşlanmayız; yaşlandığımız için oyunu bırakırız.” Ben yaşlanmamak için değil, içimdeki canlılığı korumak için oyunu bırakmamaya gayret ediyorum.
Her gün kendime soruyorum:
-
Bugün kahkahaya ne kadar yer açtım?
-
Bugün çocuğumla ya da arkadaşlarımla oynadım mı?
-
Bugün hayatın içinde oyuna izin verdim mi?
Çok büyük şeylere gerek yok. Bazen taş-kağıt-makas oynuyorum. Bazen doğada yürüyüş yaparken kuralları yalnızca benim bildiğim küçük oyunlar uyduruyorum. Bazen de en sıradan anda bir şarkı söylüyorum. İşte o anlarda hatırlıyorum: hayat aslında hâlâ bir oyun alanı.
Benim için oyun, yaşamı hafifleten ve derinleştiren bir sanat.
İçimdeki çocuk bana hâlâ fısıldıyor:
“Hayat ciddi görünebilir, ama sen onu oyun alanı gibi görmeyi unutma.”